Kategori: Köşe Yazısı

  • Varoluş ve Yok oluşun mihengi; Filistin

    Varoluş ve Yok oluşun mihengi; Filistin

    Filistin neden önemli? Ata mirası olduğu için mi, stratejik olduğu için mi, kardeşlerimizin zulme uğradığı için mi, salt insan olarak yaşananların kabul edilemez olduğu için mi?

    7 Ekim’le zulmün olduğu bilinci pekişti, peki evveli,  neredeyse 80 yıllık aktif bir işgal, zulüm ve soykırıma maruz kalmış bir coğrafya. Daha evveli?

    Bugün Filistin meselesini yalnızca yakın tarihin bir ihtilafı gibi okumak, hakikatin büyük kısmını görmezden gelmektir. Filistin, hak ile batılın tarih boyunca süren mücadelesinin en görünür cephelerinden biridir. Bu yüzden mesele toprak değildir; bir varoluş meselesidir.

    Hazreti İbrahim Aleyhisselam’dan başlayan büyük hicret yolculuğu, bu toprakları insanlık tarihinin merkezlerinden biri hâline getirdi. “Halilullah” olarak anılan İbrahim Aleyhisselam, Allah’ın emriyle Filistin’e hicret etti. Uzun yıllar burada yaşadı. Onun çadır kurduğu topraklar, daha sonra peygamberler yurdu olarak anılacaktı. Filistin’in “Enbiya Yurdu” denmesinin sebebi işte budur.

    Hazreti Lut Aleyhisselam’ın kıssası da Filistin coğrafyasının manevi derinliğini gösterir. Kavminin sapkınlığı sebebiyle ilahi azabın geldiği vakit, Allah Teâlâ Lut Aleyhisselam’a Filistin’e hicret etmesini emretti. 

    Hazreti Davut Aleyhisselam, Filistin’de hüküm sürdü. Kudüs’te ibadet ettiği meşhur mihrabı inşa etti. Kur’an’da anlatılan o derin muhasebe ve adalet sahneleri, bu mukaddes şehirde yaşandı. Onun ardından oğlu Hazreti Süleyman Aleyhisselam geldi. Rüzgâra hükmeden, cinlere ve mahlûkata söz geçiren büyük hükümdar… Dünyanın dört bir yanına hâkimiyet kurmasına rağmen yönetim merkezini Filistin yaptı. Zayıfın hakkının gözetilmesinin emrolduğu mesajının verildiği, Karınca ile yaşadığı ibretlik kıssa dahi Filistin’de, Aşkelon civarında rivayet edilen Vadi en-Neml’de geçti. Bir karıncanın ordudan korkup yuvasına çekilmesi, kudret sahibi bir peygambere tevazuyu öğretmişti.

    Hazreti Musa Aleyhisselam’ın kavmine söylediği şu çağrı da Filistin’in yerini açıkça gösterir: “Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı mukaddes toprağa girin.” O mukaddes toprak, Filistin’di. 

    Hazreti Zekeriya Aleyhisselam’ın Rabbine gizlice yalvardığı mihrap Filistin’deydi. Yaşlılık çağında evlat isteyen duası orada kabul edildi. Hazreti Meryem, mabedin gölgesinde yine Filistin’de yetişti. Meleklerin iltifatına mazhar oldu. Her ziyaretinde yanında rızık gören Zekeriya Aleyhisselam hayrete düşüyordu. Çünkü o mabet, sıradan bir yapı değil; vahyin teneffüs edildiği bir mekândı.

    Hazreti İsa Aleyhisselam’ın kutlu doğumu da Filistin topraklarında gerçekleşti. Kur’an’ın anlattığı o hurma ağacının gölgesinde, insanlığa yol gösterici olarak dünyaya geldi. İsrailoğullarının baskısından kurtulduktan sonra Allah onu yine bu topraklardan semaya yükseltti. Ahir zamanda yeniden yeryüzüne inişinin de Filistin’de olacağı biliniyor. Lut Kapısı civarındaki Ak Minare’nin adı bu yüzden hafızalarda yer eder. Deccal fitnesinin son bulacağı yerin de Filistin olacağı anlatılır. Hazreti İsa’nın, insanlığı ifsat eden o büyük fitneyi burada sona erdireceği rivayet edilir.

    Yine ahir zamanda yeryüzünü fesada boğacak Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerinin uğrayacağı yerlerden biri olarak Filistin zikredilir. Tarihin başlangıcında olduğu gibi sonunda da büyük hesaplaşmaların merkezinde yine bu topraklar vardır.

    Ve Mescid-i Aksa, yalnızca taşlardan örülmüş bir yapı değil, ibadetlerin 50 bin kat sevapla ödüllendirildiği, 800 bin insanın aynı anda ibadet edebileceği, 144 bin metrekarelik devasa bir külliye. O, ümmetin ilk kıblesidir. Müslümanlar namazlarını ilk olarak oraya yönelerek kıldılar. Miraç gecesinde Peygamber Efendimiz’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yaptığı yolculuk, yani İsra Hadisesi, Kur’an’da bizzat anlatılmıştır. O gece Resûlullah (s.a.v) bütün peygamberlere Mescid-i Aksa’da imamlık yaptı. Bu hadise, İslam’ın önceki vahiy halkalarının tamamlayıcısı olduğunu ilan eden büyük bir semboldür.

    Peygamber Efendimiz, ibadet niyetiyle yolculuk yapılacak üç mescitten birinin Mescid-i Aksa olduğunu bildirmiştir: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa… Aksa, ümmetin iman haritasındaki üç büyük merkezden biridir.

    Ashab-ı Kiram bir gün Resûlullah (s.a.v.)’e, “Senden sonra nerede yaşayalım?” diye sormuşlardır. Efendimiz’in “Kudüs civarında yaşayın” buyurduğu aktarılır. Çünkü Kudüs, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de merkezlerinden biri olarak görülmüştür.

    Peki bugün Filistin neye tekabül ediyor bizim için?

    Miras, stratejik bir coğrafya ya da sadece dini bir sembol mü?

    Dün Filistin düşmeseydi, Skyes Picot ne kadar yaşayabilirdi? Bugün orta doğu olarak adlandırılan, medeniyetin merkezi olan coğrafyanın stratejik konumu ve zenginlikleri kimlere hizmet ederdi?

    Bugün Filistin özgür olsaydı, İsrail bölgeye yayılmayı aklının ucundan dahi geçiremezdi. Hem içeri hem dışarıyla savaşabilecek ne cesaretleri ne insan kaynakları ne stratejik akılları yokken nasıl yapabilirdi?

    Bugün Balfour deklarasyonuna uymadığı için, başta İngiltere olmak üzere bölgedeki diğer tüm unsurların çıkarlarını tehdit ettiği için İsrail aleyhinde konuşmak artık yasa dışı değil.

    Bugün 7 Ekim’de yaşanan zulüm konuşulabildiği için dünya kamuoyu ayaklanmış, Siyonistlerden ağzı yananlar seslerini bu kamuoyundan aldıkları güçle yükseltebilmiştir.

    Bugün yükselen seslerle birlikte New York’un göbeğinde çocukların istismar edildiği ortaya çıkmış, Şeytanın en has evladı olmak için Epstein ile ortama girenler ifşalanabilmiştir.

    Bugün Organ ticaretinden, çocuk ticaretine, kara paradan, uyuşturucuya, enflasyondan yolsuzluğa, tüm kötülüklerin ve kötü olan ne var ise en büyük müsebbibi veya taşeronu bunlardır.

    Bugün İsrail, Filistin ve Gazze kuşatmalarında ayağı takıldığı için Lübnan’ı işgal edememiş, oradan Şam’a oradan da Halep’e ulaşamamıştır. Ve bizimle Halep’te komşu olma planları alt üst olmuş, Golan tepelerinde onları karşılıyor haldeyiz.

    Sözün özü, Filistin davası yalnız Filistinlilerin davası değildir. Şehadet getiren her Müslümanın olduğu kadar yeryüzünde insanca yaşamak isteyen herkesin de asli meseledir.

    Bugünün aktüel problemlerinin de geleceğin şekillenmesinde de Filistin asli meseledir. Bu sebeple insanca yaşamak isteyen, Filistin’i anlamalı, anlatmalı ve harekete geçmelidir. 

  • Mısır Zirvesi; Barış mı Savaş mı Meşruiyet mi?

    Mısır Zirvesi; Barış mı Savaş mı Meşruiyet mi?

     

    Peki, Ortadoğu’yu bu hale İsrail eliyle ve bahanesiyle getiren Transatlantik(ABD-AB-Britanya) ittifakı neden barış getirmek için bu kadar çabalıyor?

    Bu sorunun cevabını anlamamız için önce mihmandar ABD’nin pozisyonunu anlamamız gerekiyor.

    Hatırlanacağı üzere birçok uzman ve yorumcu Trump’ın ilk seçiminden önce de, bir kısmı da ikinci seçiminden sonra dahi; ABD’de müesses bir nizam var, kim gelirse gelsin politikalar değişmez savını ifade ediyordu. Lakin bugün yaşadığımız gelişmeler bunun böyle olmadığının net göstergesidir.

    Hatta daha da ileri gidelim; çok uzak olmayan bir gelecekte ABD ve İsrail’in düşman olduğunu görmemiz sürpriz olmaz artık.

    ABD’de artan Siyonizm karşıtlığı, sokak olayları, finans dünyasında yaşanan krizler ve en önemlisi petro dolar sisteminin Çin eliyle yıkılma girişimleri, FED eleştirileri ve Trump’ın İsrail karşıtı hamleleri. Bunlar konjonktürel gelişmelerden ibaret olamayacak kadar büyük değişimlerin habercisidir.

    Hatırlayacağınız gibi, Biden’ın seçimi kesin olarak kaybedeceği ortaya çıkınca Kamala Harris’in adaylığı ön plana çıktı. Biden direndi ama en sonunda Kovid olduğu için 1 hafta karantinaya alındı ve muhtemelen hasta ettiğimiz gibi öldürürüz diyerek adaylıktan itildi. Aynı tarihlerde Trump’a bir suikast gerçekleştirildi. 1 hafta sonra, daha önce alışagelmedik şekilde seçimden önce ekibini açıkladı ve istisnasız açıklanan tüm isimler Yahudi veya destekçileriydi.

    Ardından Trump o gün bugündür sürekli barış kelebeği olarak açıklamalarda bulunuyor. Sürekli tüm savaşları bitirdim, bitireceğim diyor. Elindeki ordu gücüyle Petro Dolar sistemini, bu sistemle de hegemonyasını ayakta tutan ABD için barış sevdası, pek makul bir politika değil?

    Çünkü savaşlardan en karlı çıkanlar son 300 yıldır hep Siyonistler oldu. Trump ordu gücünden ziyade, tarifeler, vergiler ve yaptırımlarla sopasını sallamayı seçmesinin nedeni birinci düşmanı haline gelen Siyonistlere daha fazla para kazandırmamak, savaşa para harcayarak FED’in sahiplerine daha fazla borçlanmamak istemesidir. Neredeyse açıkça borsa tüyolarını vermesinin, açıkça piyasaları manipüle etmesinin, FED’le aleni kavga edip, sürekli faiz indir demesinin nedeni budur.

    Peki neden görüşmelerden önce İsrail’e gitti, İran’ı bombaladı?

    Okumalardan özetle kavradığımız; ABD’nin kuruluşu iki temel unsura dayanıyor, bir ayak Cumhuriyetçilere gölge olan İngiliz milli devlet yapısı, diğer ayak Demokratlara gölge olan Masonik/Siyonist yapılanmadır. Bunlar zamanla bir çocuk doğurdu, bu da ABD milliyetçisi derin devlet yapısı, yani Trump’ın kimliğinde vücut bulan şu an iktidar olan MAGA ekibi olarak okuyabiliriz.

    Haliyle Trump bir denge gözeterek ilerlemesi gerekiyor. Ne zaman İsrail karşıtı bir adım atsa, söylem geliştirse, hemen bir sokak olayı, yolsuzluk dosyası veya Epstein bağlantısı gündeme geliyor.

    Bariz bir örnek; Trump İsrail’in İran’a saldırılarına destek vermediğini açıklamasından sonra, ki Trump seçildikten 1 hafta sonra Netanyahu İran’a saldırı planlarını Trump’a Beyaz Saray’da sunmuştu, onun üzerine 2-3 defa daha ziyaret ederek ikna etmeye çalıştı ama olmayınca 11 Haziran 2025’te Los Angeles’ta Mülteci ayaklanmaları başladı, 13 Haziran 2025’te İsrail İran’a saldırdı. İsrail’in saldırılarını ABD kısmi destek vereceğini açıklayınca ayaklanmalar durdu, ardından Trump yasalara aykırı şekilde Kongre’den bile onay almadan, Pentagonun ardından gazetecilerin sorularına afallayarak cevap vermesine sebebiyet verecek şekilde, ansızın nükleer tesisleri vurdu, ardından öküz öldü konu kapandı dedi. İran ise savaşı devam ettirmeyi ister gibi, barış görüşmelerinin yapıldığı Katar’da, barış anlaşmasının açıklamasından 2 saat önce Katar’daki ABD üssünü bombaladı. Trump ise mesele etmedi.

    İsrail Gazze’de battığını anlayınca Lübnan’a oradan da İran’a saldırarak savaşı genişletmeye çalıştı ama Trump bu hamleleri de pasivize etti.

    Öte yandan, İngiltere’nin tutumu da Trump’tan gayrı değil lakin İngilizlerin kaybedeceği daha çok şey olduğundan daha dengeli gidiyorlar.

    7 Ekim’in ardından İsrail’e destek ziyaretleri yapan ülke liderlerinden biri de dönemin Hint asıllı Başbakanı Rishi Sunak’tı. Sunak askeri kargo uçağıyla üzerinden askeri bir ceketle İsrail’e uçtu, uçaktan indiğinde hiçbir protokol kendisini karşılamadı. Bu İngiltere’nin İsrail’e verdiği bir mesajdı.

    Balfour deklarasyonunda açıkça ifade edildiği gibi Yahudilere devlet kurmaları için Filistin toprakları verilmişti.

    İsrail ise tüm bölgeyi yani Arz-ı Mevud hülyasını gerçekleştirmek için Gazze’yi bahane etmiş, defaatle savaş tüm bölgeye yayılacak açıklamalarında bulunmuştu. Yahudilerin bölgeyi ele geçirmeleri demek, bölgeye bir başkasını sokmayacakları anlamına gelmektedir. Ticaret yolları, petrol ve daha birçok unsur Siyonizm’in egemenliğine geçmesi demektir. Bunu hiçbir egemen güç istemez.

    Öte yandan Şeytanın öz evladı Siyonist tayfa kimliksizleştirme projeleriyle Devletlerin vatandaşlarını ellerinden çalmakla kalmıyor, devletlerine de düşman ediyor.

    Yani tüm Devletler Siyonizm’in bir tehditten öte, bir düşman olduğunu kabul etmiş durumdadır. Şarm El Şeyh zirvesi bunun kanıtıdır. Son dakika formatı ortaya konarak, apar topar Liderler çağrılmıştır. Gelmeyen hangi devlet var ise, nedeni fark etmeksizin bilinmelidir ki, Siyonist tarafı ağır basmaktadır.

    Yani Trump’ın İsrail’e ziyareti, arada İsrail tarafgirliği yapması kendi FETÖ’sünden korkusu nedeniyledir, bu yüzden bir nalına bir mıhına şeklinde ilerlemektedir. Fakat bu denge siyasetinin neye tekabül ettiğini deneyimlediğimizden biliyoruz, günün sonunda bir taraf galip gelecektir. Yazının başlarında ABD İsrail’e düşman olacak tezimizin temeli de budur.

    BÖLGEDE YENİ DÖNEM

    Gazze barış zirvesi olarak takdim edilen Şarm El Şeyh zirvesinde savaşan taraflar masaya oturmamıştır, barışlar savaşan taraflarla yapılır, garantörler bunun sürdürebilir olması için çaba verir. Şarm El Şeyh’te ise bölgesel barış vurgusu yapılmıştır, bu barışın garantörlüğü de Türkiye, Mısır ve Katar’a verilmiştir. Esasında Transatlantik İttifak’ının İsrail’in bölgenin mutlak gücü olduğu, bölgede İsrail’in tek ve gerçek desteklenen devlet olduğu politikalarının geçerlilik süresi dolduğu ilan edilmiştir.

    Devletlerin yanı sıra, Örgütlerin hatta FİFA’nın bile katılmasının nedeni yeni bir paradigma oluşturulmasının nedenidir.

    BM Zirvesi ardından yapılan Erdoğan Trump görüşmesi, enerji anlaşmaları, krizlerin bir şekilde çözüme kavuşturulacağı iradelerini bir de bu eksenden gözden geçirin.

    Türkiye’nin Mısır’la apar topar arayı düzeltmesi, Katar’a yapılan saldırılar, Suriye’de Şara’nın iktidara yürümesi, Suudi Arabistan’ın Pakistan ile Nükleer savunma anlaşması yapması, PKK’nın iyot gibi ortada kalmasından dolayı silah bırakmak zorunda kalması, YPG’nin İsrail’in şemsiyesiyle hareket çekmeye çalışması;  bu başlıklarda bu sonuca giden bazı önemli gelişmeler.

    Kısaca özetlemek gerekirse; 7 Şubat Mit krizi ile başlayan ABD-Türkiye düşmanlığı, FETÖ çocuklarının hezimetiyle birlikte 16 Temmuz’dan sonra artık açık bir savaşa dönüşmüştü. Gezi, Terör koridoru, 15 Temmuz, Brunson bahanesiyle yapılan ekonomik kriz ve daha görünen görünmeyen birçok cephede Türkiye yaralar alsa da savaşı kaybetmedi, teslim olmadı daha da ötesinde, yol alarak bölgesinde etkinliğini arttırdı. 2023 seçimlerini de Erdoğan’ın kazanmasıyla birlikte artık iki seçenek kaldı; ya Türkiye’yi olduğu gibi kabul ederek ortak çıkarlar inşa etmek ya da savaşmak. ABD müttefikliği tercih etti. Tom Barrack’ın meşruiyet çıkışı ve Trump’ın Zirvede Erdoğan’a yönelik “O sadece rahat bırakılmak istiyor” söyleminin esası budur. Müzmin muhalif kitlenin yekten anlamak istediği gibi; Erdoğan’a seçimi verecekler demek değildir, öyle bir güçleri olsa açık açık dönemin ABD Başkanı Biden söylemişti; biz Erdoğan karşıtlarını destekleyerek Erdoğan’ı göndereceğiz. Yani içeride demokratik meşruiyet verebilme güçleri olsaydı 2023 seçimlerini zaten kaybetmezlerdi.

    Son tahlilde, İsrail’in bu saatten sonra bölgeye yayılması hayal olmuştur, BOP resmi olarak zaten bitmişti, şimdi külliyen tabutuna çiviler çakılmıştır, Hamas korkusundan yetişkin bezi ve cesaret hapı müptelası haline gelen İsrail militanları Gazze’ye girerken şimdi ne hale gelir?

    İçeride ise, Türk-Kürt-Arap ittifakı vizyonunun hızlandığını görebiliriz, ekonomik olarak dış operasyonlar minimize olacak, iç operasyon aparatlarına yönelik, ki son dönemde yapılan bazı operasyonlar bunun göstergesidir, hızlanacaktır. En dikkatli takip edilmesi gereken başlık ise Muhalefetin tutumudur, bu başlı başına bir konu olduğundan özet olarak Erdoğan’ın şu sözlerini aktaralım;

    “Yeni Türkiye’yi hasımlarımız dâhil herkes kabullendi ama ülkemizin ana muhalefet partisi bunu hâlen idrak edemedi. Ülke içinde ne yaparlarsa yapsınlar, yurt dışına çıkınca Türkiye partisi gibi hareket etmeleri gerektiğini bu beyefendilere bir türlü anlatamadık.”

    Dikkatle takip edilmesi gereken başlıklar ise;

    • Muhalefetin tutumu okyanusları geçtiğimiz şu günlerde bize derelerde vakit kaybettirebilir.
    • İran’ın bölgenin yeni gerçekliğini kabul etmek yerine, Şii hilali hayaline tekrar sarılması gündeme gelebilir (MHP’nin Alevi çıkışına sahip çıkmak gerekiyor)
    • İsrail anlaşmayı Hamas tanımıyor, Türkiye süreci zehirliyor gibi bahaneler üretmeye çalışabilir.

    En doğrusunu Yüce Allah bilir, Vesselam.

  • TÜRK BASINININ YENİ PATRONU

    TÜRK BASINININ YENİ PATRONU

    Son yıllarda gelişen ve büyüyen Türkiye gerçeği hayatın her alanına yansırken basın sektörüne bu gelişim çok sınırlı gerçekleşti. 2008 küresel ekonomik kriziyle başlayan süreçle birlikte dünyada ekonomik anlamda suların durulmaması basın sektörüne ağır darbeler vurdu. Diğer yandan içinden geçtiğimiz adı konulmamış 3. Dünya savaşında basının tüm dünyada en büyük silah olarak kullanılması, basın için paradan daha değerli olan güven algısını sarstı. Bunun yanında gelişen teknoloji basının ezberlerini alt üst etti ve yeni çağa ayak uyduramayan “gazetecilik” tarih oldu.

    Bu 3 temel sebebe Devletimiz farklı çözüm ve adımlarla yaklaşımlar sergiledi. En değerlisi ve halen süreci devam eden Gezi ile başlayan Basın kimliğiyle psikolojik harp yapan terörist yapılara yapılan müdahale ve ifşaatlar. 15 Temmuz gecesi Sayın Cumhurbaşkanı’mızın aylarca diline pelesenk etmesine rağmen FETÖ’cülerin ne denli alçak olduğunu bir çok vatandaş anlayamamıştı, en büyük sebeplerden birisi bir kısım basının olayları özgürlük adı altında manipüle etmeseydi.

    Genç, dinamik ve alanında eğitimini tamamlamış nüfusumuz ise gelişen teknolojiye basının ayak uydurmasını hem arz hem de talep anlamında geçişinin büyük depremler olmadan gerçekleşmesinin en büyük etkenlerinden birisi oluyor.

    Gelelim diğer önemli faktöre;

    Bir özel sektör medya şirket yetkilisi olarak medyada özel yapıların toplum ve devletler için son derece tehlikeli olduğunu ifade etmeliyim. Örneğin 11 Eylül saldırıları, Terör ile İslam’ın bağdaştırılması, eşofmanla kendi evinde Başbakan ağırlayan medya patronu, vb. gibi örnekler uzar gider.

    Yılbaşında yeni bir basın kanunu yayınlandı. Devletimiz Basın İlan Kurumu üzerinden sektörümüz için umut verici bir düzenleme gerçekleştirdi. Böylelikle yeni nesil medya çağın gerekliliğine uygun, Milletin ve Ülkemizin çıkarlarını gözeterek yaşayabilecek ve gelişebilecek bir imkân yakaladığını düşünüyorduk. Basın İlan Kurumu ile Devletimiz basınımıza destek vererek gayri milli ve devlet düşmanı yapıların güdümüne finansal kaygılar nedeniyle girme olasılığını ortadan kaldırıyor derken uygulamada vahim bir tablo ile karşılaştık.

    *Önemli bilgi; Söz konusu destekler sadece hali hazırda basın ilan yayın hakkı olan gazetelere verilmiştir. Umarız RTÜK’te benzer bir yaklaşımı hayata geçirir.

    Amerikalı “şirket” Google Türk Basınının yeni patronu oldu.

    Basın İlan Kurumu’nun destek verme şartları temel olarak 2 kalemde; istihdam ve reyting. Bölgesel olarak belirlenen kıstaslar ilk etapta bir kalite oluşturacağı beklentisi tüm basın camiasında hâkim fikirdi. Özellikle istihdam şartı basın şirketleri ve çalışanları için güçlü bir tetikleyici unsur oldu.

    Ama reyting sınırı internet sitelerinin haber üreterek gazetecilik yapmasını değil, Google’ın istediği gibi yaşama ve çalışma zorunluluğunu getirdi. Başlık Google’ın istediği olmalı, yazı boyutu böyle olmalı, resim bu boyutta olmalı, yazılım şöyle olmalı derken Türk Basını Google’ın askeri oldu. Otur diyor yüzlerce haber sitesi oturuyor, kalk diyor herkes tam tekmil ayağa kalkıyor. Devlete karşı boynumuz kıldan ince lafı artık basın için Google’a karşı boynumuz kıldan inceye dönüştü.

    Ne haber yaptığınızın hiçbir önemi kalmadı; kim kimle, kim kimdir, falımda ne var, merkür bana ne diyor içerikleri benim diyen habercilere nal toplatıyor. Haliyle fark ettiğiniz üzere artık ana akımdan taşra basınına kadar tüm medya kuruluşları bom boş işleri üretip duruyorlar.

    Ama nihayetinde okuyucu bunu istiyor diyebilirsiniz…. Ama biz tuhafiyeci değiliz. Evet talebe göre arz şekillenir ama arz da talebi şekillendirir. Bu gidişle habercilik tarih olacak.

    İçi boşaltılmış bir toplumla karşı karşıyayız, bu çok büyük tehlike ama bir o kadar büyük tehlike de Google’ın istemediği tarzda içerik üretenlerin liste dışı kalacağı gerçeği. Birçok defa gündeme geldi; sıralamalarda Google’ın “şirket” politikasına aykırı içerikleri ve üretenleri liste dışında bıraktığı. Sadece bir örnek olarak Wall Street Journal’de yayınlanan habere göre eski Google çalışanın iddiaları;

    • Google, bazı hassas konularda kimseye hiçbir bilgi vermeden sıralamaları değiştirdi.
    • Google, kendi şirket politikalarını teknik olarak ihlal etmeyen bazı kural açıklarını mühendisleri ile paylaştı ve mühendislerine etik olmayan yolları kullanmalarını söyledi.
    • Google’ın kurucu ortakları Larry Page ve Sergey Brin, istenmeyen ve nefret içerikli mesajlar konusunda tartıştı. Larry Page, bunun derhal önlenmesini isterken Sergey Brin bunun serbest bırakılmasını istedi.
    • Brin, Yahudi karşıtı internet sitelerinin sonuçlarda çıkmasına izin verirken Page buna karşı çıktı ve Brin’in şirketi batıracağını düşündü.

    Öte yandan Türk Basınında olan bu gelişme Google’ın da iştahını kabartmış durumda. Devletin Basın sektörü gelişsin diye verdiği milletin parası Google reklamlarına akması için “şirket” güncelleme adı altında sürekli sitelerin sıralama ve reytinglerini vuran adımlar atıyor. Hatta ilk defa Google X hesabından Türkçe bir mesaj yayınlayarak Spam Güncellemesi yapıyoruz diye açıklama yaptı. Bu gelişmeden sonra Türkiye genelinde reyting mücadelesi veren haber sitelerinin %60’a varan ziyaretçi kaybı oldu, sadece 3-5 gün içerisinde.

    Özetle Türk Basınının bel kemiği olan gazetecilik internet haberciliğine evrildi, bu internet haberciliği Devlet desteğiyle doğru şekilde gelişmesi hedeflendi ama günün sonunda kuralları koyan ve infazı gerçekleştiren Google oluyor.

    Bugün Google reklam üzerinden bir operasyon yapıyor, yarın taraf oldukları birileriyle mücadeleye giriştiğimizde ne olacak? Kendilerine göre olanları listeleyecekler; FETÖ’nün bir zamanlar “Haçlı’nın ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir” sözü gibi lafları benimseyenler Basın İlan Kurumu’nun istediği ziyaretçi trafiğini elde edebilecek.

    Bu çok tehlikeli.

    Niceliksel ölçümler manipülasyona, manipülasyon da güçlüden yanadır. Bizim adaletli şekilde niteliği öncelememiz gerekiyor.

    Ölçümler denetleyici kurullar tarafından yapılabilir. İçerisinde Devlet görevlileri ve sivil yapıların yer aldığı kurullar kurulabilir. Hakkari’deki gazeteciyi denetlemek için Tekirdağ’daki gazeteci görevlendirilebilir, atamalardaki sistem gibi dış müdahaleye kapalı şekilde gerçekleştirilebilir. Bunun yanında Basın İlan Kurumu’nun deneyimli kadrosu var, bu kadro ilan payının arttırılmasıyla genişletilebilir. Türk Basınının duayenleri, yetkin akademisyenler, Yargı organı ve benzeri kişilerden oluşan kurullar ile adaletli bir denetim mekanizması bu meselenin çözümü olabileceğini düşünüyorum.

    İnşallah kendi elimizle Truva atları oluşturabilecek bu uygulama bir an önce gözden geçirilir.

    Kalın sağlıcakla….

  • Başkanlık, Musul ve Yeni Dünya Düzeni

    Bu 3 mesele birbiriyle ilintili ve bir birini şekillendirme konusunda kısacık bir süre sayılabilecek önümüzdeki 1 yıl içinde yeni Dünya Düzenindeki önemli virajlar. 

    Musul’un DAEŞ’ten temizlenmesi, Kerkük’te başlayan çatışmalar, Halep konusundaki düğüm, PYD/PKK’nın Suriye’deki durumu, Haşdi Şabi üzerinden bölgede kurulmak istenen İngiliz güdümlü Şia egemenliği, vs.vs.vs…

    Bu liste uzatılabilir, ama bunların hepsi 15 Temmuzda tokadı ağzının üstüne yiyen FETÖ gibi birer enstrüman, değişken. Her bir mesele özünde ciddi problemler kapsasa da, sonuçlarının bağlı olduğu temelde iki sebep var; Sömürgecilik (Para) ve İslam’ın yükselişi.

    1455546038901

    Emin olun, Batıyı ikna edersek; Para kazanacaksınız dersek, Hilafetin kurulmasına bile destek olacak çok büyük sermayeler mevcut. Doğru dengede doğru adımlarla ilerlersek, bütün hinterlandın kontrolünü bize vermeye razı olacak egemen güçler de.

    Bunlar ekstrem örnekler, bu örnekleri vermemin sebebi durumun zor olduğu ama öldük bittik olmadığı, çünkü karşımızda yekpare bir yapı yok. FETÖ gibi para için her şey “helaldir” şiarında olan bir zümre söz konusu. Ki bu dev paktın kendi içerisinde artık çözülemez sorunları var. Yani sorunların kendisi kadar, çözümleri zor değil.

    Temelde en basit sorunun çözümü için kararlılık ve doğru koordinasyon gerekmektedir. Türkiye son 15 yıldır büyük problemlerini Recep Tayyip Erdoğan’ın özgül ağırlığıyla çözüyor, sahip olduğu kurumsal sistemle değil. Sürekli olarak sorunların çözümü için şahsi kimliğiyle ilerlemek zorunda olan Lider kimliği, çözmesi gereken daha önemli konular varken bırakın bölgeseli mahalli meselelerde bile araçsallaştırılıyor, yıpratılıyor.

    Daha vahimi; Ab-u Hayat suyunun olmadığı, haliyle her insanın bir ömrü olduğu gerçekği. 10 yıl sonra ne yapacağız peki? Yeni bir Recep Tayyip Erdoğan’da bulamayacağımız aşikâr.

    100 yıldır girdiğimiz kısır döngüden çıkabilmek için tüm şartlar elverişli olmuşken, herkes Suriye’ye, Irak’a, Rusya’ya, Çin’e odaklanmışken, biz sistem kurmak ZORUNDAYIZ. Sürdürülebilir, denetlenebilir, istikrarı olmazsa olmaz sağlayabilen bir sistem. İster adı muhtarlık olsun, ister başkanlık olsun. Kriz zamanında yapılan tüm yatırımlar kriz sonrası mutlaka kazandırır, değişmez gerçek.

    Mevcut sistemde 100 yıldır tekrar tekrar gördük. Güçlü bir lider gelse dahi, başarılı olsa dahi; sistem bir süre sonra Lideri bitiriyor, üstüne yaptıklarını ve yaptıklarına bağlı olan her şeyi dağıtıyor, hop tekrar başa.

    Sistem değişimi artık Devletin kurumsal beklentisi, bundan dolayıdır ki Devlet Bahçeli destek veriyor, Deniz Baykal CHP’yi üstü kapalı uyarıyor. Bundan dolayıdır ki, ucu İran’a, İngiltere’ye bağlı olan kuklalar “Kanımızın son damlasına kadar” karşı duracağız diyor.

    Yani, Türkiye sistemini değiştirmeye yaklaşırsa elimizden geleni ardımıza koymayız diyorlar. Değiştirmezsek, peki? Olacak olan belli. Recep Tayyip Erdoğan insan tabiatı neticesinde vefat ettikten sonra, beceriksiz bir AK Partili seçilecek, medya poh pohlayacak, seçilecek. Her şeyi batıracak, batırdığı için Partinin kredisi bitecek, tüm perspektife zıt birisi gelecek yapılan her şeyi çöpe atacak, yapılan herşeye bağlı olan herşeyi değiştirmeye kalkacak. Tekrar 90’lar, hem de daha küçük bir yüz ölçümüne sahip bir ülke olarak. Allah korusun.

    baskanlik

    Nihayetinde Türkiye Devlet Aklı bir seçim yaptı, uzun bir süre önce ki bence diğer seçenekler yok olmakla eşdeğerdi. Şimdi bu seçeneğin hakkı ve gereği olan kurumsal, sürdürülebilir ve istikrarlı bir sistem kurmamız gerekiyor.

    Sistemi kurabilelim ki, Batı esas ring olan Çin’e gittiğinde bölgede elimiz güçlü olsun, bölgenin hakkını koruyabilelim, güçlü Lider sonrası uykumuz kaçmasın, Türkiye Cumhuriyeti’ne güvenebilelim.

    CHP’nin Başkanlık Eksenindeki Kimlik Bunalımı

    Bunu yazıp yazmama konusunda çok kararsız olsam da yazmakta fayda olduğu düşüncesindeyim, çünkü kısa bir süre içerisinde köprüden önceki son çıkışı kaçırmış olacağız. Bundan dolayı CHP’nin kurumsal yapısı harekete etkili şekilde geçmeli.

    Uzun bir süredir, CHP’nin Parti olarak siyasi aksiyonlarında HDP tadı verdiğini görmek gerçekten üzücü. Demokrasi ve Meclis çatısı altında çözülmesi gereken konular “Kanımızın sondamlası” cümleleriyle militanlaştırılmaya başlandı. Sadece söylemlerdeki antidemokratik yaklaşımlar değil, güdülen siyasete bakıldığında FETÖ’cü, PKK’lı, DHKP-C’lilerin hakları savunuluyor. Bu dar seçmen kitlesi için güdülen bu siyaset, bu kitle nezdinde tutar, doğru. Eğer CHP alacağı maksimum %4-5’lik oyun derdindeyse bir şey diyemem, nihayetinde siyasi bir partidir. Ama bu süreçte, bu söylemler bu örgütlerin elini kuvvetlendirmekte. Daha tehlikeli olan 2.Gezi için sürdürülen toplum mühendisliğinde lokomotif görevi görmeye başlaması. Çok tehlikeli. Gazi Mustafa Kemal’in ilkeleriyle taban tabana zıtlaşan CHP, bölgedeki Şia tehdidinin yükseldiği bir süreçte ara bulucu, yatıştırıcı ve yapıcı rol üstlenmesi gerekmekte. Aynı şekilde sistem değişikliğine doğru yürüyen Türkiye’nin yolunu, seçmen kitlesinin ve partinin yapısına uygun olması için çaba göstermesi gerekirken, bu yaklaşımlar çok tehlikeli. Deniz Baykal’da bir manada aynı eleştiriyi ikinci açıklamasında yapmıştı zira.

    baykal

    Sınır ötemizdeki yeni tiyatro; DAEŞ OUT, Haşdi Şabi IN

    Bir zamanlar Irak Merkezi Hükümeti’nin Şii yanlısı Sünni karşıtı politikaları sebebiyle bölgedeki bir çok Sünni grup DAEŞ’e katılarak teröristleşti. Bölgedeki Şii-Sünni gerilimi bölgeden gelen haberlere göre çok ciddi boyutlar almış durumda. Bölgede yaşayan normal, sıradan Sünni insanlar bile bir Şii ile komşu olmaktansa DAEŞ’li ile komşu olmayı tercih edebileceğini söylüyor. Bu kan donduran bir durum, doğurması muhtemel sebeplerden dolayı.

    Batı’nın Musul operasyonu üzerinden Şii-Sünni çatışması çıkarmayı planladığını geçen haftaki yazımda belirtmiştim ki bu hafta başındaki gündem maddesi buydu. Batının planı önümüzdeki hafta sahneye konmaya çalışır diye tahmin ediyorum ama Türkiye’nin hamleleri bu oyunu geciktirebilir veya seyrini değiştirebilir.

    Musul operasyonunun ne kadar zor olduğunu, şehirden DAEŞ’i çıkarmanın ne kadar zor olduğunu da biliyorsunuzdur. Daha doğrusu bütün medya size bunu öğretmiştir. Aynen Kobani’deki sözde büyük PYD/PKK zaferi gibi. Kobani sonrası legalleşen PYD/PKK terör örgütü gibi, Haşdi Şabi’de Musul’dan DAEŞ’i çıkararak kahramanlaştırılmak isteniyor. Meselenin özü bu.

    tuzhurmatuda-hasdi-sabi-isid-catismasi-14-hasdi-sabi-milisi-olduruldu

    Türkiye’nin Musul inadının sebebi de budur. Türkiye’nin derdi toprağın ötesinde, bölgede cirit atacak, oradan Yemen’e geçecek, oradan Suudi Arabistan’a geçecek Haşdi Şabi’nin ilerleyişini durdurabilirse durdurmak, en kötü yavaşlatmaktır. Bundan dolayı neye mal olursa olsun, Türkiye Musul’a girmelidir veya Haşdi Şabi’nin girmesini engellemelidir.

    Abdulkadir Ünal / Genel Yayın Yönetmeni

  • Savaş yok, Seçim ve Operasyon Var

    Lozan’ın yolları taştan, bu sefer biz çıkaracağız baştan

    Neo-Lozan’a giden yolda Dolar fırladı, bir haftada 9 bombalı araç ele geçirildi, ÖSO ve Suriye’deki güçlerimize  bombalı saldırılar gerçekleşti, Irak Merkezi Hükumeti savaşa davet eden açıklamalarda bulundu, vs.vs.vs…

    Tüm bunlar artık Batıının ağabeyinin alıştığımız rutin manevraları, etkisizleştirme konusunda bizi mahir yaptıkları konular. Türkiye yıllardır üzerine çalıştığı kurguyu sahaya yansıtabilmesini izlemek ise mükemmel bir duygu. ABD seçim, ırkçılık, kamplaşan siyasi ortam, kasırga ve Çin’le uğraşırken polisliğini yaptığı bölgede en güçsüz dönemine doğru itiliyor.

    Cumartesi günü gerçekleşecek Neo-Lozan’da Rusya ve ABD arasında sert tartışmaların yaşanması bekleniyor. Bunun en büyük dayanağı bir önceki yazımda anlatmaya çalıştığım yeni dengenin ABD’yi ilk defa bu kadar yalnızlaştırması. ABD/İngiltere konunun sündürülmesi, anlaşmaların seçim sonrasına kalması, 10 gün deneyelim olursa bir adım daha atarız manevraları bu toplantıdan çıkmaz. Çünkü İngiliz Amerikan paktının günlerdir pompaladığı Musul operasyonunun gerçekleştirilmesi için bütün taraflar zaman kolluyor. ABD bundan dolayı eski taktiklerini uygulayamayacak. Esad’ın geçtiğimiz gün yaptığı açıklama ise çok dikkat çekici; Suudi Arabistan’ın, Esad’ın İran’dan uzaklaşması durumunda tüm desteğini vereceğini açıkladı.

    Buradan Esad’ın yol ayrımında olduğunu rahatlıkla görebilir, hatta pazarlığı arttırma çabasında olduğunu yorumlayabiliriz. Bunun yanında Esad’ın Rusya-Türkiye yakınlaşması Suriye’nin tek umudu olduğunu açıklaması, Rusya’nın hava gücünü Lazkiye’de süresiz olarak konuşlandırmaya karar vermesi ve yeni bir hava üssü için çalışma yapacağını açıklaması ise hangi tarafa yakın olduğunun göstergesi.

    ABD’nin Savaş Propagandası

    Irak Merkezi Hükumetinin trene bindirilmiş açıklamaları, ABD Deniz kuvvetlerinin yayınladığı 241.yıl kutlama mesajı, Türkiye medyalarında savaş olasılığının artıyor olduğu söylemlerinin İngiliz ve Amerikan paktının pompaladığı algı çalışması olduğunu düşünüyorum. Toplumun Sol, elit ve anti militarist kesimini harekete geçirerek ABD ile ilişkilerin bozulması, hatta savaşa girilmesi büyük hata olacağı fikrini etkin kılınarak kamuoyu üzerinden Devletin ve Hükumetin elini zayıflatma hamleleri.

     

    Ama ABD’nin başında savaşmayacağım sözüyle seçime giren, topal ördek Obama var ve seçimler çok yakın. Bu pozisyonda seçimlerden önce ABD’nin askeri bir müdahaleye girmeyeceği gün gibi ortada ve seçimlerden takribi 1 ay sonrasında bir askeri müdahale ülke ekonomisini çok ciddi zora sokacaktır. Yani önümüzde 1,5-2 aylık bir süre var ki bu şuan ki konjonktürde yeterli gibi görünüyor.

    İki Kadim Düğüm; Musul ve Halep

    suriye_ates_

    Musul ve Halep’in hali ortada; Terör örgütünün tamamen eline geçmiş stratejik Musul ve bombaların altında ezilmekten neredeyse haritadan silinme noktasına gelen Halep. İnsani ve siyasi olarak acilen çözüme ulaştırılması gereken 2 mühim şehir. ABD’nin “sallama” politikası bu şehirler için artık işlevsiz hale gelmiş durumda, bu şehirlere Rusya destekli Türkiye, Katar ve Suriye’nin yapacağı operasyonlara kimse ses çıkaramaz da şuan. Bunun yanında küresel mali krizin yaşandığı, Kuzey Kore’nin nükleer denemeler yaptığı, Çin’in askeri varlığını Güney Çin Denizinde genişlettiği, AB’nin ve İsrail’in İngiltere’den soğuduğu bir dönemde taşları yerine oturtmadan bir savaşa girmek ABD için mantık dışı.

    Türkiye Kendine Güveniyor

    Türkiye’nin bu denli gergin bir ortam ve coğrafyada halen dik duruş sergilemesi elimizdeki en değerli varlık. Bu değerli varlığın yegâne hareket noktası Milletin birlik duygusu, Misak-ı Milli ruhudur. Bu ruhun yara alması, bu ruhu yansıtan Liderin ne sebeple olursa olsun yönetimden düşmesi ve Devletin boyunduruk altına alınması için halen bütün odaklar var gücüyle çalışıyor.

    Sayın Cumhurbaşkanının Çin dönüşü yaptığı “At izi, it izine karışmış” açıklamasıyla birlikte birçok bürokrat ve partili FETÖ konusunda kıvırmak için aradıkları alanı bulmuş ve mücadele bir anda diplere inmişti. Geçtiğimiz günlerde yaptığı “Mağduriyet Yok” açıklamasıyla birlikte herkes tekrar kendine geldi. Kriptoların ve FETÖ’nün açıklarıyla tehdit ederek adeta elinde “esir” olan partili ve bürokratlar bu açıklama sonrası tekrar dostlara arzı endam için alışverişe döndüler. Bu mücadele Gazi Mustafa Kemal’in söylediği, Sayın Cumhurbaşkanının hatırlattığı gibi hattı müdafaa ile değil, sathı müdafaa ile ancak gerçekleştirilebilir. Toplumun, Devletin ve Siyasetin nasıl kılcal damarlarına girdilerse, aynı şekilde kılcal damarlarda mücadele etmek gerekmekte.

    FETÖ, PKK, DHKP-C ve DAEŞ ile mücadele şuan sahip olduğumuz her şeyin temeli, sadece bu mücadeleyi kaybedersek her şeyi kaybederiz. Bunun yanında başta AK Parti olmak üzere tüm partilerdeki temizlik bekleme modunda. Mevcut karmaşık siyasi ortamda birde partiden uzaklaştırılacak FETÖ’cülerin verecekleri zararla uğraşmaktan çekinen partiler ise seçimi bekliyor.

    Seçim Hayırlı Olmaz mı?

    Sayın Başbakanın 81 ilde teşekkür mitinglerine çıkacağı daha önce açıklanmıştı, daha sonra bu karar ertelendi. Fakat geçtiğimiz günlerde yapılan İl Başkanları toplantısı ardından artık seçimin ertelenemeyeceği fikri netleşti. Teşekkür mitingleriyle nabız yoklamaya çıkacağı düşünülen Sayın Başbakan, Nisan, Mayıs veya Haziran aylarında yapılması planlanan yerel seçim için araziyi görmek istediği düşünülüyor.

    Bunun yanında, Yeni Anayasa tartışmaları tekrar başladı. Zaten büyük anlamda taslağı netleşen Yeni Anayasa yetişir ise Genel seçimler, Yerel Seçimlerle birlikte yapılacağını bekleyebiliriz. Tabi Teşkilat ve Genel Merkezi unutmamak gerekiyor, yine tek veya çift seçime girmeden önce ciddi bir yenilenme beklememek yanlış olur.

    Unutmadan belirteyim, savaşa giriyor olsaydık seçim hazırlığı olmazdı. İşte bunlar hep amerigan oyunları.

    Abdulkadir Ünal / Genel Yayın Yönetmeni
  • Yeni Dünya Düzeninde İlk Perde; Musul

    Dengeler Şekillendi

    Dünya dengelerinin ana temasının “para” olduğu konusunda herkes hem fikirdir sanırım. Para kaynaklarının en önemli enstrümanları hatta lokomotifli silah ve enerji.

    Türkiye ve Rusya anlaşmasının damga vurduğu Dünya Enerji Zirvesi sonrası yeni siyasal denge, enerji nişanıyla vitrine çıktı. Rusya ve Türkiye Devletlerinin ilkesel hedefleri, küresel konjonktür sebebiyle askıya alındı ve olmazsa olmaz güç birliği gerçekleşti. Uzun zamandır tartışılan ve beklenen ABD dış politika endeksi de bu zirve ile miadını tamamlamış oldu. Nihayetinde, ülkenizde darbe girişiminde bulunan bir grubu, 40 yıldır içinizde terörist faaliyet yürüten bunla kalmayıp sınır hattınızı işgal eden bir başka terörist grubu daha himaye eden, destekleyen, yönlendiren ve bunları açıkça ifade etmekten çekinmemeye başlayan bir ülke ile aynı dengede bulunmanın artık sürdürülebilir yanı kalmamıştır.

    Yeni dengemizin baş aktörleri Rusya ve Çin, destekçileri Türkiye ve Azerbaycan yakında Suudi Arabistan’ın da bu dengeye katılması büyük olasılık olarak görülüyor. Bunun yanında Fransa ve Almanya paktıda çekimser olarak yeni dengenin yanında. Tüm bu dengenin oluşmasına sebep ise Kraliçenin tekrar ordusunun başına geçmek zorunda kalması.

    1308382_1920x1080

    İngiltere dağılma sürecine giren Avrupa ile yan yana durmak istemiyor, hatta Suriye’deki iç karışıklığın Yunanistan sınırına kadar ilerlemesi konusunda da istekli. 15 Temmuz ile İngiltere tarafının hedefi buydu, bundan dolayı İran hariç, tüm komşularımız bizimle iş birliği yapma konusunda çekimser olarak istekli (mecburlar). Ünlü tabir ile Peşaverleşmiş bir Güneydoğu, başta İstanbul olmak üzere tüm ülkeyi allak bullak eder.

    Dengesiz ve bölünmeye yüz tutmuş komşu Türkiye Rusya’nın ticaret yollarına, askeri manevra kabiliyetine ve yaşam alanına etkisi çok büyük olacaktır. Özellikle Ukrayna sınırıyla birlikte sürdürülemez bir hal alır. Öte yandan Avrupa tarafı ise muazzam bir göç dalgasıyla baş etmek zorunda kalır, üstüne muazzam bir pazarın yok olmasıyla Avrupa’nın sallanan ekonomisi çökmeye yüz tutacak. Bitmedi, bölgesel problemlerin sürekli olarak yansıması Avrupa’nın kırılmaya yüz tutmuş siyasi yapısını yıkar! Mecburiyetleri bundan.

    Musul, Kerkük ve Halep!

    Bu 3 kadim şehre tarihsel bağlarımızdan dolayı sorumluluğumuzun yanında bu 3 kadim şehir Yeni Dünya düzeninin kurulacağı düellonun ilk arenası gibi görünüyor. Nihayetinde belirli periyotlarla dünyanın merkez noktası Batıdan Doğuya, Doğudan Batıya kayar, bu doğanın kanunu gibi. Ağabeylik sırası Doğuda artık, haliyle yükün altına girmek zorunda.

    Laboratuvar ürünü DAEŞ, vekâlet savaşlarının zirveye çıkmasına sebep oldu. İngiltere ve İsrail dönem dönem hatta olay olay etkinliklerini bazen sırayla, bazen birlikte, hatta bazen bir birlerine karşı sürdürüyorlar bu yapıda. Ama artık DAEŞ’in görev süresinin sonuna yaklaşıyoruz ve mesele kendilerine dönmeye başladı. Suriye’de en kritik yerlere yerleştirilen DAEŞ’i püskürtme operasyonlarının ilk raundu Musul. Burada hedef sadece DAEŞ’i püskürtmek değil, Dünyanın neredeyse bütün ülkeleri 2 aydır küçücük şehre operasyonu nasıl yapacağız diye düşünmüyor, sadece İran’ın kurduğu, ABD’nin desteklediği, maaşlarını Irak Merkezi Hükümetinden alan Haşdi Sabi’nin 300 bin askeri Musul’a operasyon için hazır. Esas mesele buradan Şii-Sünni savaşını nasıl çıkarırız veya nasıl engelleriz. Her iki tarafın ayrıştığı nokta burası.

    Geçen yıl uzun uzadıya süren ABD-İran anlaşmasının yansımalarını görüyoruz şuan. Hedefte tüm Ortadoğu var. Yani İran merkezli yeni bir Ortadoğu; 3’e bölünmüş Türkiye, 3’e bölünmüş Suriye, 3’e bölünmüş Irak, en iyi ihtimalle yine 3’e bölünmüş Suudi Arabistan. Bölgedeki tüm ülkeler ya bölünecek, ya sömürgeleştirilecek, ya da etkisizleştirilecek. Buna İsrail de dâhil. İddialı bir söylem olarak gelebilir ama bu konu başlı başına bir mesele ilerleyen günlerde gireriz inşallah.

    putin-1

    Son 1 haftada yapılan ABD, İran ve Irak merkezi hükümetinin açıklamalarından da anlaşılacağı üzere Musul operasyonunda başta Türkiye olmak üzere hiçbir Sünni grubun katılması istenmiyor. Musul’un Şii‘leştirilmesinin ardından bölgedeki Sünni gruplara ateşlendirilecek. Bu oyun çok ama çok tehlikeli. Bunu ne yapıp edip bertaraf etmemiz gerekmekte. Ki edilmesi yönünde büyük adımlar var;

    Dünya Enerji Zirvesinden bir gün önce Esad, hem de İran dergisine “Türkiye ile görüşebiliriz, Türk ve Suriye halkı dosttur” açıklamasında bulundu. Rusya ile oluşan yeni perspektif ile Esad’ın açıklamaları rastlantı olamaz. Bunun yanında İran’ın etki altına aldığı coğrafyada Esad’ın Şii kartının hükümsüz kalması ve sınır hattıyla bir ömür savaş halinde olmak zorunda kalacağı gerçeği, Esad’ı Türkiye ile anlaşmaya iten en önemli sebeplerden biri.

    15 Ekim’de yapılacağı açıklanan Lozan’daki Türkiye, Rusya, ABD, Suriye, İran, Katar ve Suudi Arabistan’ın katılacağı toplantı dikkatle takip edilmeli. Lozan’ın bu kadar tartışıldığı zamanda gerçekleşmesi de manidar olduğu kadar, Neo-Lozan anlaşması ile Batı’nın masaya geleceği aşikâr.

    Günün sonunda görüyoruz ki, tüm Dünya ülkelerinin kaderleri ve planları bizim kaderimize bağlanmış, her biri bizim yok olmamız için uğraşırken, şimdi var olmamız için mücadele etmek zorunda kalmış.

    Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir. (ENFÂL, 30, Diyanet)

    Abdulkadir Ünal / Genel Yayın Yönetmeni